Rıza Akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rıza Akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2011 Çarşamba

30. İstanbul Film Festivali onikinci gününde "abla" üç film izler: Fabrikadaki Piyano, Yolculuk, Saç

13 Nisan 2011 Çarşamba günü "abla"nın ilk filmi, yoksul ama gururlu, iyi kalpli arkadaş gruplarının, "insanlık öldü mü!" diyerek örgütlenip kör kızlara, sokak çocuklarına yardım ettiği, Yeşilçam Sinemasının siyah beyaz dönemini hatırlatır, danslı, şarkılı, eğlenceli, Çin 2010 yapımı Fabrikadaki Piyano:
Yönetmen Zhang Meng, oyuncular Wang Qian-yuan, Qin Hai-lu, Jang Shin-yeong...

Adını -"abla" grubunun Çin'e gittiklerinde görüp, Li Nehri üzerinde yaptıkları gezide bayıldıkları karstik arazi yapısıyla bir doğa harikası- Guilin'den alan işsiz Chen, yetenekli küçük kızının piyano dersleri için para bulmaya çalışırken, sahte ilâç satışıyla köşeyi dönmüş bir adam bulup kendisinden boşanma kararı alan karısı, kızın vesayetini ister. Küçük kız ise, kim piyano alırsa onunla kalacağını bildirir. Birkaçı sokak şarkıcısı, biri dominoda taş çaldığı için kolu kırılan, diğeri yıkıntılardan topladığı hurda metal satıcısı mafya babası, ortak yanları yoksullukları olan bir grup arkadaş toplanır, Chen'in kızı için bir piyano yapmaya sıvanırlar.

Yer yer komik, bazen hüzünlü film, taşıdığı nostalji tadıyla "abla"ya iyi gelir.


İngiltere 2010
yapımı Yolculuk: Yönetmen Michael Winterbottom, oyuncular Steve Coogan, Rob Brydon... Kendilerini oynayan oyunculardan Steve, kız arkadaşı ara verelim deyip Amerika'ya gidince, onunla yapmayı planladığı gurme yolculuğu için arkadaşı Rob'dan, kendisine yoldaşlık etmesini ister.

İkili bir hafta boyunca, tanınmış restoranlarda, yemesi tanıtımından kısa süren süslü, özel yemekler yer, Michael Caine, Sean Connery (Bond), Anthony Hopkins taklitleriyle idrar müsabakası yapar, zıtlaşır, didişir, ve hatta gıyabında Rob'un cenaze konuşmasını prova ederler. Festival kataloguna göre, çok eğlenceli, gurme yol filmi Yolculuk 6 bölümlük İngiliz komedi dizisinin uzun metraj film olarak kurgulanmış hali...

Türkiye-Yunanistan 2010 yapımı Saç: Yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, oyuncular Ayberk Pekcan, Nazan Kesal, Rıza Akın... Kanserden ölmekte olduğundan haberdar Hamdi, penceresinden Tarlabaşı trafiğini gözlediği, peruklar yapıp sattığı dükkânının arka kısmında yaşar. Sonuna geldiği tek düze yalnız yaşamında, uzun saçını satmaya gelen Meryem ilgisini çeker. Takıntı haline getirdiği kadının peşine düşen, kocasıyla -filmin, oyunculardan rol çalan muhteşem mekânlarından- 1459 tarihli Hacıkadın Hamamı'nda tanışan Hamdi'nin gönlünde Meryem'i Brezilya'ya götürme hayâli barınır. Yönetmenin, ölüm temalı üçlemesini tamamlayan, "abla"nın çok beğendiği Rıza ile görmediği Pus'tan sonra gelen Saç, Ulusal Yarışma adaylarından...

Filmden sonra perde önüne gelen yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, oyuncular Ayberk Pekcan, Nazan Kesal, Rıza Akın, yapımcı Veysel İpek, sanat yönetmeni Natali Yeres, soruları yanıtlarlar.

"Homoerotik hamamdan sonra, (Musa'nın) .bne misin? sorusu beni rahatsız etti" soru/yorumu, film ekibinden karşılık görmez.

İkinci izleyicinin Musa'nın ile Hamdi'nin, göbektaşında, deniz kenarında, evde yere yatışlarının musalla taşını anımsatması, kusma, bedenin tepkisi... saptamaları, yönetmenin "ortak nokta ölüm, burada beden üzerinde belli ediyor kendisini, ölü yıkayan bir adamın insanların yıkandığı bir mekânda yatışı... sizin doğru okudunuz gibi" sözleriyle yanıtlanır.

Feminist olmadığını belirten bir hanım izleyicinin "ölümü kadın değil erkek bedeniyle göstermeniz, kadın bedeni göstermemeniz iyi geldi" yaklaşımı, yönetmenden "ölüm ortak payda, dominant karakter olarak ölümle karşılaşan erkeğin kırılganlığını ortaya koyduk" yanıtı alır.

Nazal Kesal "oyuncu olarak Tayfun'la çalışmak özel bir deneyim, alt metin çalışması, didikleme yapmadık," der, "Meryem zor bir karakter, az sözle o anları, durumları gözlerle ifade etmeye çalıştık"

Son olarak bir izleyici "bireyin yalnızlığını çok güzel anlattınız" der, kocanın ölümünden sonra aralarına girişinin anlamını sorar. Yönetmen "çok karşılaştığım bir soru bu" diye yanıtlar, "kendi yorumumu açıklamak istemiyorum açıkcası, bu soruyu size sordurttuğu için teşekkür ediyorum"

8 Aralık 2009 Salı

"Abla" Neşeli Hayat'ı görür; güzel filme, -boğazındaki düğüm yüzünden kırık- ÇGHB notu verir: Yılmaz Erdoğan deyişiyle, "...yaaaaaani!.."

Kızıyla uzun bir ihtiyaç listesi yapıp, alışverişe çıkmışken, önceki filmlerini beğenip yenisini merak ettikleri Yılmaz Erdoğan filmi Neşeli Hayat'ı gören "abla" ile kızının, boğazlarındaki ağlama düğümüyle yutkunarak paylaştıkları ilk düşünce: "Çok acıklı!"

Gülmecenin hüzünle dengelendiğinde hayatı yansıttığı...
düşüncesine katıldığı Yılmaz Erdoğan'ın son filmi, aradaki birkaç tebessüm dışında, mutlu bitse de, üzücü bir öykü anlatır. 2009, Türkiye yapımı Neşeli Hayat: Yazan, yöneten, oynayan Yılmaz Erdoğan; oyuncular, Cezmi Baskın, Rıza Akın, Sinan Bengier, Olacak O Kadar ekibinden Fatma Murat, "abla"nın Bir Demet Tiyatro'dan tanıyıp sevdiği Celal Tak, Erdal Tosun, Caner Alkaya, Ayberk Atilla ve BKM Mutfak Oyuncuları...

90'lı yılların başında, Bir Demet Tiyatro'nun başını kaçırmamak için, üç otuz paralık ücretinden fedakârlık edip, taksi tutarak eve dönen "abla", -unutulmaz, Lütfiye/Züleyha/Feriştah, Cumhur'un sekreteri...- Demet Akbağ'ı, TürkMax'ın, etrafındaki yetkin oyunculara karşın, yetersiz senaryosunun ne yapılsa kurtarılamaz, Sen Harikasın'ında izlemeye dayanamazken, Yılmaz Erdoğan'ın, BKM Mutfak'ında yetiştirip pişirdiği yeni komedyenlerin her biri birer harika! "Sanatçı Sayılma Kriterleri" arasında birinci sırada, "bilgisini diğerlerine aktarma" vasfı arayan "abla"nın gözünde -Timur Selçuk, Sezen Aksu, Müjdat Gezen... gibi- Yılmaz Erdoğan'ın koca bir artısı var.

İzleyicinin, güldüğünü hiç görmediği, düşük kaşlarının, pek üzgün bir ifade kazandırdığı yüzünü destekleyen, hayata pes etmekle direnmek arası duygu durumunda, pesten ses tonuyla alttan alır edayla sitem edercesine konuşan, kriz yüzünden açılmasıyla kapanması bir olmuş Esnaflar Lokantası'nın aşçısı Rıza, kahvedeki okey mesaisine devam ederken, düzgün görünüşlü gencin "ortaklık" önerisiyle, bir de Neşeli Hayat anaforuna kapılır. Bir çeşit saadet zinciri mantığıyla yürüyen sağlık ürünleri satışı, içindeki malzemelerden birinin kanserojen ilân edilmesi üzerine yatar. Mahalleden kurduğu satış ekibinin, paralarının peşine düşüp mahkemeye verdikleri Rıza, karısından gizlediği ufak tefek işlerle idare etmeye çalışır. Bir ara, Beşiktaş'lı terlikten, bir ay süreyle Noel Baba'lığa terfi etse de, bıçak sırtındaki yaşamı, -"abla"nın, Tayfun Pirselimoğlu'nun Rıza filmiyle tanıyıp, oyununa bayıldığı Rıza Akın'ın canlandırdığı-, Cuma'ya da gelmekte ayak sürüyen asalak kardeşlerinden yılmış, uzlaşmaz ağabeyin evden attığı pişkin kayınbiraderinin, gebe bıraktığı kızın babası-muhteşem Cezmi Baskın-nın "...karnı belli olmadan düğün, yoksa..." diye net biçimde belirttiği, -BKM Mutfak'ın başarılı karakterleri, bilge Metin ile, Nazmi'nin oynadığı dehşet ağabeylerin icraata hazır bekledikleri- ölüm tehdidiyle, daha bir ağırlaşır.

Rıza'nın, sızıp kaldığı gecenin sabahında, ucu ucuna yetiştiği halde, sakalını çeken çocuğun babasının şikâyeti üzerine işinden olmasındaki gibi, "her an başına kötü bir şey gelecek!" duygusuyla "abla"nın, -muhtemelen izleyicinin- yaşadığı gerilim, doğru, yerinde, yeterli yazılmış güzel diyalogların, filmin inandırıcılığına çok büyük etkisi olmuş iç-dış mekânların, özellikle kadınların giysi ve aksesuarlarının... bir anlamda karambole gitmesine neden olur.

Sonunda "abla", yakından tanıdıkları aracılığıyla öykülerine tanık olduğu İstanbul'un derinlerinde yaşayan insanların, tam da böyle yaşadıklarını, -hiç abartısız- düğünlerini, evlerini, işlerini, ilişkilerini böyle kurduklarını bilse de, mutlu sonuna karşın filmden mutsuz çıkar.

Yazıyı bitirip bloga koymadan önce "abla", "iyi ki..." der, "izlediğim akşam yazmamışım, film kötü değil, kötü olan bu kadar iyi anlatıldığında çok can yakıcı olan yoksulluk!.."

18 Ekim 2009 Pazar

"Abla" biri Filmekimi 2009, 2. gününden Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi, diğeri vizyondan Karanlıktakiler, iki film görür.

2009 ABD yapımı Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi, "abla"nın, esprili yaklaşımına bayıldığı zekî yönetmen Michael Moore'dan. Tekrarlamaya bayıldıkları gözde deyişle Amerikan toplumunun yaşam biçimini inceleyen, aksaklıkları çok neşeli bir dille ortaya koyan yönetmenin bu kez konusu kapitalizm: Kalbi üzüntüye dayanamayacak kadar zayıf olanların izlememeleri önerisiyle başlayan film, evlerine -Amerika'da her 7 saniyede bir- haciz gelenlerin acıklı durumundan, geçinmek için -kan- plazması satan pilotlara, "türev" gibi paradan para sızdırmaya yönelik, işin içindekilerin dahi açıklamakta yetersiz kaldıkları Wall Street icadı kavramlara, ölü ırgat diye adlandırdıkları elemanlarını -onların bilgisi dışında- sigortalayıp, ölümleriyle binlerce dolarlık kârlar elde eden, pek çoğu bizim için de tanıdık şirketlere... sürer giderken, Michael Moore mikrofonu, kendisinin, ardından kardeşinin nikâhlarını kıyan iki pedere, ve hatta bir piskoposa yöneltir, kapitalizmin "kitaptaki yeri"ni soruşturur. Aldığı cevap, bir senatörün de dediği gibi "hemşire, polis, öğretmen gibi hayatımızı kolaylaştıran gerçek kişiler yerine, yıllarca dergi kapaklarına zengin, ünlü, güçlü kişilerin resimlerini bastık; değer yargılarımızı gözden geçirmeli, değiştirmeliyiz" olur. Obama'nın seçim kampanyasını sakatlamasını umut eden muhaliflerin, gençlerin bunca tekrarlanan Sosyalizm kavramını merak edip sahiplenmeleriyle nasıl hayâl kırıklığı yaşadığını anlatan Moore üşenmez, koca bir kamyonla, -sarı "suç mahali" bandı ile çepeçevre kuşattığı- entrikacı şirketlerin kapısına dayanır, içeri sokulmayınca çalınan paraları koymaları için üzerinde $ simgesi olan bez torbayı uzatır, "pencereden atın!" diye seslenir. "Abla"yı en güldüren bölümde ise, sarışın güzel bir kadının tatlı sesiyle yaptığı "evleriniz karşılığında kredi verelim" içerikli konuşma, bir yerden sonra fonda, Baba filminin müziği ile, Marlon Brando'nun kısık sesine dönüşür.

İçinde bulunduğumuz "kriz"i, bundan güzel anlatan bir başka belgesel çıkmayacağından emin "abla", bu işlerin nasıl yürüdüğünü, paraların nasıl yürütüldüğünü bilmek isteyenlere Michael Moore belgeselini hararetle önerir.

2009 Türkiye yapımı Karanlıktakiler, "abla"nın beğendiği yönetmen Çağan Irmak'tan, yine pek güzel bir film: Oyuncular, -Ümit Ünal filmi Ara'daki güzel oyunculuğuna bayıldığı- Egemen'e cuk oturmuş Erdem Akakçe, gençliğinde yaşadığı travmayla sakatlanmış, korkuları elinde oyuncak hafif kaçık, her şeyiyle gayet uygun anne Meral Çetinkaya, -"abla"nın Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'inden bu yana yeri ayrı- şehrin, hayatın örselediği reklamcı Derya Alabora, -Tayfun Pirselimoğlu'nun Rıza'sından tanıdık- hayata kırgın, geri sayımda Rıza Akın, ablasına göz kulak olurken, kiralarla da ilgilenen (?) kızkardeş Şebnem Dilligil... Balıkçı köyü, reklâm ajansı, oyuncular kadar güçlü konak... mekânların tümü çok güzel, hikâyenin akışı onlardan da güzel! Evine bırakıp başını beklediği sarhoş patronunun ayılıp taksi parası verdiği Egemen'in, "bizim kirada dairelerimiz var, o kadar değiliz..." türünden içten yanıtında olduğu gibi, diyaloglar ne eksik ne fazla, doğru ve yerli yerinde... Sigara dumanı ardındaki annesinin, "malı mülkü üzerine yaptıran kadınların sokağa attığı koca..." hikâyeleriyle karşı cinsten uzak tuttuğu; evin bakımını üstlenmiş yeğeninin "biz ne yapacağız?" sorusuna "sabır" öneren teyzeye bir de umutsuz aşk hikâyesi eklenince Egemen, kentin karanlığına dalar, aşamadığı, aşabilmesi imkânsız görünen kendi karanlığına çözüm arar...

Etkileyici, akılda kalıcı, çok güzel bir film.