Dünya'nın, analogdan digital'e geçtiği çok önemli kozmik tarihlerden biri olan 10.10.10 müjdesini veren maillerini okuyup olumlamalarını yaparken kendini genişlemiş büyümüş hisseden "abla", serin, temiz sabahta, gelip kendisini alan arkadaşlarıyla buluşur; kahvaltı etmek üzere, -yaşamının en bunalımlı dönemlerinde hafiflemeye, küçük kızını kapıp kapıp gittiği, dolanıp sakinlediği Yıldız Parkı- Malta Köşkü'ne yollanırlar. "Abla" uzun zamandır uğramadığı parkı pek temiz ve bakımlı bulurken, giderek kalabalıklaşan köşkte, kahvaltı, zengin, temiz, lezzetli ve mâkul fiyatlı bulunur.
Kendi biletleri, diğer Filmekimi salonlarından Maçka G-Mall'da olan sevgili arkadaşlarının, kıyamayıp Taksim'e bıraktıkları "abla", 13:30 seansı için Atlas Sineması'na yönelir.
ABD-Almanya, 2009 yapımı Benim Güzel Oğlum, Ne Yaptın Sen?: Yönetmen Werner Herzog, oyuncular Michael Shannon, Willem Dafoe, Chloe Sevigny, Udo Kier... Gerçek bir olaya dayanan filmin kahramanı, sabah kahvesine gittikleri komşularının evinde, gözleri önünde, önce bir elindeki baseball sopasını gösterdiği komşudan herşey olup bitmeden kendisini bununla öldürmesini ister, sonra diğer elindeki eski kılıçla, son sözleri "my son, my son, what have ye done?" olan annesini biçer. Nişanlısı ile, katili, yetenekli olduğunu düşündüğü halde uyumsuzluğu yüzünden tiyatro grubundan atan yönetmenin tanıklığında operasyon sürer. Eve kapanıp, iki rehinesi (flamingo) olduğunu öne süren genç, -bu noktaya gelişi, geri dönüşlerle anlatılırken- Peru'da, rafting için uygun görünmeyen nehre girmeye hazırlanan arkadaşlarına (galiba) müslüman olacağını bildirir, oğlanların boğulmalarından sonra San Diego'ya döner, çok değiştiği konusunda herkes hemfikirdir. Böyle bir olayın insan psikolojisini altüst edeceği fikrine katılsa da "abla", oğluna çok düşkün, baskın karakterli anne ile -kadının, oturdukları odaya kapı çalmadan dalıp, yiyecek içecek taşımak türünden- tavrından hoşlanmayan nişanlısı arasında sıkışan, bir yandan annesinden fazla uzağa da taşınmaya gücü yetmeyen, travmatik olay yüzünden dengesiz oğlanın işlediği cinayetin daha çok, bir tür, yarıp çıkma çabası olduğunu düşünür.
Hem anne ve hem evlât olarak, kendisi başta olmak üzere, bir yıl sürdürdüğü grup terapisinden, izleyen yıllarda katıldığı, benzer, daha iyi olma çalışmaları'ndan tanıdığı, anneleri tarafından çoklukla koşullu sevgiyle nasıl sakatlandıklarına tanık olduğu çoğunluğu kadın nice insan ve hikâyeleri, "abla"nın, annesinden doğalı yıllar olduğu halde göbek bağı kesilmemiş filmin kahramanını anlamasına yardımcı olur.
Bir sonraki filme epey zaman olduğunu gören "abla" Tünel'e doğru yürümeye niyetlenirse de, yolu kasklı, koyu lâcivert bir duvar tarafından kesilir: Galatasaray Lisesi önündeki grup okudukları bildiri ardından dansla, davulla, şarkıyla, ellerindeki KEG (Küresel Eylem Grubu) yazılı pankartlarla, Taksim'e doğru yürüyüşe geçerler.
ABD, 2009 yapımı Jack'in Kayık Gezintisi: Yönetmen Philip Seymour Hoffman, oyuncular Philip Seymour Hoffman, Amy Ryan, John Ortiz, Daphne Rubin-Vega... Arkadaşları, her ikisi de kendi hallerinde Jack ile Connie'yi tanıştırırlar. Bir sahne oyunundan uyarlama ve ilk yönetmenlik denemesinde, Philip Seymour Hoffman'ın sahnede de canlandırdığı Jack, hayatı çok ciddiye alan bir adamdır; öyle ki, sohbet arasında kız "...tekne?" diyecek olur, Jack altı ay sonrası için yüzme derslerine başlar, kız kendisine yemek hazırlayacağını sanır, Jack bir şeften yemek dersleri almaya başlar, kız bir uzay gemisindeki fantezisinden sözedecek olur, Jack "uzay seyahatleri" der, "uzay turistleri için..."
Büyük beklenti yüklenen herşeyin başına gelen, Jack'ın Connie'ye hazırladığı akşam yemeğinin başına da gelir, hayatın kendileri olmalarına izin vermekte nazlandığı kırılgan insanlar birbirlerine girerler; bu, Jack-Connie ilişkisinin iyiye gitmesine neden olurken, onları tanıştıran arkadaşlarının beraberliklerinin sonu olur.
Philip Seymour Hoffman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Philip Seymour Hoffman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Ekim 2010 Pazar
13 Şubat 2010 Cumartesi
!f İstanbul 2010, ikinci günü "abla" iki film görür: Yüreğimdeki Diken, Mary ve Max
Fransa 2009 yapımı Yüreğimdeki Diken: Yönetmen Michel Gondry, oyuncular Suzette Gondry, Jean-Yves Gondry... Önceki festivallerden birinde, Lütfen Başa Sarın filmini çok gülerek, severek izleyen "abla" ile küçük kız kardeşinin, adı yanına bir işaret koydukları izlenesi yönetmen Michel Gondry, bu kez Suzette Hala'sının odağında olduğu bir çeşit belgesel çekmiş. Güzergâhı, kuzeni Jean-Yves Gondry'nin, detaylı, geniş, özenli tren maketinin tabelalarıyla belirlenen geçmiş yıllara yolculuk, mutlu ama geçim sıkıntısındaki Suzette Hala'nın öğretmenliğinin ilk yıllarını anlatır. 1960'ların başında, öğretmen-derslik sıkıntısıyla, sınıf farkı olmaksızın öğrencilerin -bizdeki gibi- bir arada okuduğu bir dağ köyünde, çukurdaki okulun üzerine yukarıdan geçen kamyonlardan birinin düşeceği kaygısıyla işe başlayan Suzette, tulumba bozuk olduğundan suyunu dereden taşımak zorundadır. "En büyük tatminini..." soran yeğenine, ilkokul birinci sınıfın sonunda okumayı öğrenen çocuklar olduğunu anlatır.
Öğretmenden çok eğitimci Suzette, "abla"ya, Cumhuriyetin ilk yıllarında tayin olduğu köye at üzerinde giderken yolu kesilen, köyün yeni öğretmeni olduğu anlaşılınca büyük itibar gördüğünü anlatan, 94 yaşında yitirdikleri kendi halası ile, kızları liseye giderken okuyup aldığı İ.Ü. Pedagoji diplomasıyla işe koyulup 80'lerden bu yana yürüttüğü anaokulundan mezun ilk öğrencileri şimdilerde hayata atılmış, idealist öğretmen, sevecen eğitimci teyzesini hatırlatır.
Ebeveynleri de işin içine çeken Suzette, havuzu olan köyde çocukların yüzme öğrenmesini sağlar; havuza gidiş dönüş sırasında dersten çalınan zamanı yolboyu çarpım tablosu ezberleyerek değerlendirir. Başta müfredata ayak uydurmakta zorlansa da, sonradan kendine has kişiliğiyle ürettiği yöntemler Bakanlığın önerileri arasına alınır.
Trenle beraber yol alan Suzette, oğlu, yeğeni..., kimi yıkılmış, bazısı ev olmuş eski okulları bulur, eski öğrenci ve velilerle buluşurlar. Güzel, verimli bir yaşamın ucunda -ne yazık- Suzette Hala eşcinsel oğluyla sağlam bir diyalog kuramamanın acısını taşır; "Jean-Yves" der, "benim yüreğimdeki diken..."
Filmlerin sürelerini hesaba katarak yaptığı ayarlamaları boşa çıkaran, tam saatinde de başlamayan uzun reklam filmleri dolayısıyla, Yüreğimdeki Diken bitmeden, koltuğunda diken varmış gibi yerinden fırlayıp Salon 4'e, bir sonraki film için koşturan "abla", !f organizasyonuna, hafta içi ilk üç seansı emekli tarifesi 5 TL'de tuttukları için duyduğu minnettle, daha bir hoşgörülüdür.
Avustralya 2009 yapımı Mary ve Max: Yönetmen Adam Elliot, seslendirenler, Toni Colette, Philip Seymour Hoffman, Eric Bana... Gerçek bir öyküye dayanan, Avustralya Melbourne'da, sık sık tadılması gerekli yetişkin içeceği şeri, bir yerlerden bir şeyleri "ödünç alma" bağımlısı annesi ve Earl Grey çay poşetlerini zımbalama işinden artakalan zamanında otoyol kıyısında bulduğu kuşları dolduran babasıyla yaşayan 8 yaşındaki Mary ile Newyork'lu mektup arkadaşı 44 yaşındaki asperger hastası Max arasında çeyrek yüzyıl süren mektup arkadaşlığını anlatan muhteşem bir canlandırma filmi.
Aynı çizgi filmi izleyip, yıllar boyu birbirlerine çikolatalar yollayarak sürdürdükleri dostluk, Max'in akıl hastanesine yatması ile arada kesintiye uğrar, Mary'nin akıl hastalıkları ile ilgili araştırması -Max'ın küslüğü üzerine hamur olacak- kitap olur, Max lotodan büyük ikramiyeyi kazanır, Mary kendisine daktilosunun M harfini sökerek yollayan mektup arkadaşının kırgınlığını aşamaz, alkolik olur, eşini yitirir... Neden sonra bebeği ile Newyork'a varan Mary'e, Max'in, duvarlar boyu ütülenip, şeffaf dosyalara konmuş mektupları, kırmızı ponponu, gözyaşları şişesi... dışında söyleyebileceği bir şey yoktur. Olağanüstü duyarlılıkla zengin insan hikâyesi, üstelik canlandırma! "Abla" daha ne isteyebilir?
Öğretmenden çok eğitimci Suzette, "abla"ya, Cumhuriyetin ilk yıllarında tayin olduğu köye at üzerinde giderken yolu kesilen, köyün yeni öğretmeni olduğu anlaşılınca büyük itibar gördüğünü anlatan, 94 yaşında yitirdikleri kendi halası ile, kızları liseye giderken okuyup aldığı İ.Ü. Pedagoji diplomasıyla işe koyulup 80'lerden bu yana yürüttüğü anaokulundan mezun ilk öğrencileri şimdilerde hayata atılmış, idealist öğretmen, sevecen eğitimci teyzesini hatırlatır.
Ebeveynleri de işin içine çeken Suzette, havuzu olan köyde çocukların yüzme öğrenmesini sağlar; havuza gidiş dönüş sırasında dersten çalınan zamanı yolboyu çarpım tablosu ezberleyerek değerlendirir. Başta müfredata ayak uydurmakta zorlansa da, sonradan kendine has kişiliğiyle ürettiği yöntemler Bakanlığın önerileri arasına alınır.
Trenle beraber yol alan Suzette, oğlu, yeğeni..., kimi yıkılmış, bazısı ev olmuş eski okulları bulur, eski öğrenci ve velilerle buluşurlar. Güzel, verimli bir yaşamın ucunda -ne yazık- Suzette Hala eşcinsel oğluyla sağlam bir diyalog kuramamanın acısını taşır; "Jean-Yves" der, "benim yüreğimdeki diken..."
Filmlerin sürelerini hesaba katarak yaptığı ayarlamaları boşa çıkaran, tam saatinde de başlamayan uzun reklam filmleri dolayısıyla, Yüreğimdeki Diken bitmeden, koltuğunda diken varmış gibi yerinden fırlayıp Salon 4'e, bir sonraki film için koşturan "abla", !f organizasyonuna, hafta içi ilk üç seansı emekli tarifesi 5 TL'de tuttukları için duyduğu minnettle, daha bir hoşgörülüdür.
Avustralya 2009 yapımı Mary ve Max: Yönetmen Adam Elliot, seslendirenler, Toni Colette, Philip Seymour Hoffman, Eric Bana... Gerçek bir öyküye dayanan, Avustralya Melbourne'da, sık sık tadılması gerekli yetişkin içeceği şeri, bir yerlerden bir şeyleri "ödünç alma" bağımlısı annesi ve Earl Grey çay poşetlerini zımbalama işinden artakalan zamanında otoyol kıyısında bulduğu kuşları dolduran babasıyla yaşayan 8 yaşındaki Mary ile Newyork'lu mektup arkadaşı 44 yaşındaki asperger hastası Max arasında çeyrek yüzyıl süren mektup arkadaşlığını anlatan muhteşem bir canlandırma filmi.
Aynı çizgi filmi izleyip, yıllar boyu birbirlerine çikolatalar yollayarak sürdürdükleri dostluk, Max'in akıl hastanesine yatması ile arada kesintiye uğrar, Mary'nin akıl hastalıkları ile ilgili araştırması -Max'ın küslüğü üzerine hamur olacak- kitap olur, Max lotodan büyük ikramiyeyi kazanır, Mary kendisine daktilosunun M harfini sökerek yollayan mektup arkadaşının kırgınlığını aşamaz, alkolik olur, eşini yitirir... Neden sonra bebeği ile Newyork'a varan Mary'e, Max'in, duvarlar boyu ütülenip, şeffaf dosyalara konmuş mektupları, kırmızı ponponu, gözyaşları şişesi... dışında söyleyebileceği bir şey yoktur. Olağanüstü duyarlılıkla zengin insan hikâyesi, üstelik canlandırma! "Abla" daha ne isteyebilir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
